Fütürist Can Büyükberber - Görsel Sanatçı, Yapay Zekâ Yönetmeni
Geleceğin Sanatı, Fiziksel Ve Dijital Dünyaların Kesişiminde Doğuyor
Günümüz sanatında sınırlar artık tuvalle değil veriyle, ışıkla ve algoritmalarla çiziliyor. Fiziksel ve dijital dünyalar arasındaki geçiş alanlarını keşfeden Can Büyükberber, yapay zekâ ve sürükleyici sanat pratikleriyle izleyiciyi yalnızca bir eseri izlemeye değil, onun içinde var olmaya davet ediyor.
Dijital sanat yolculuğunuz hangi kırılma noktasıyla başladı? Sizi yeni medyaya yönlendiren temel motivasyon neydi?
Lise döneminde dijital grafik tasarımına olan ilgim ve amatör çalışmalarım, akademik serüvenimle birlikte daha sofistike bir üretim ve tasarım anlayışıyla gelişme fırsatı buldu. Görsel İletişim Tasarımı lisans eğitimim süresince görsel algı ve yeni medya teknikleri, düşünme biçimimin önemli bir parçası hâline geldi. Ardından Fulbright bursiyeri olarak yüksek lisans çalışmalarımı San Francisco’da, Immersive (sürükleyici) sanatlar ve teknoloji ekseninde sürdürdüm.
Teknolojik ilerlemelerle şekillenen bu dönemde, yeni araçları sanatsal üretim biçimlerine entegre ederek bağımsız projeler gerçekleştirebilmek hem yaratıcı üretim hem de yaşam açısından sunduğu özgürlük düşüncesiyle bu alanda profesyonel olarak ilerlemeyi benim için cazip hâle getirdi.
Çalışmalarınızda sanat ile teknolojinin sınırlarını nasıl tanımlıyorsunuz?
Teknolojik sanat pratiğinde medya ile estetik arasındaki ilişki, birbirinden ayrılmaz bir keşif alanı sunuyor. Yeni araçlar sanatçılara yeni ifade biçimleri kazandırırken, üretim süreçlerini ve kavramsal temaları da beraberinde dönüştürüyor. Geleceğin üretim ve sergileme biçimlerini öngörmenin en etkili yollarından birinin, bu geleceğin şekillenmesine katkı sağlamak olduğunu düşünüyorum. Teknoloji, fikrin doğuşu ile ortaya çıkışı arasındaki süreci giderek hızlandırıyor.
“Görsel deneyim” ile “duygusal deneyim” arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz?
Immersive (sürükleyici) dijital sanat çalışmalarının en ayırt edici özelliklerinden biri, büyük ölçekli alanlar için tasarlanan görsel ve işitsel medya aracılığıyla izleyiciye uzamsal ve mimari bir deneyim sunabilmesidir. Görseller, yalnızca izlenmek için tasarlanmış sinematik bir gösteriden ziyade, izleyiciyi sahnenin bir parçası hâline getirebilen ve onu farklı mekânlarda, farklı duyusal alanlara doğru bir yolculuğa çıkarabilen bir etkiye sahiptir.
Bu durum, sanatçıların kimi zaman bir mimar, kimi zaman bir yönetmen, kimi zaman da bir görsel sanatçı bakış açısıyla hareket ederek neredeyse uzay-zaman algısını bükebilmelerini mümkün kılan sofistike bir üretim aracına dönüşür.
Yapay zekâyı bir araç mı, bir ortak mı yoksa yeni bir estetik dil mi olarak görüyorsunuz? AI destekli sanatın etik sınırları sizce nerede başlıyor?
Yaratıcı açıdan bakıldığında, özellikle günümüzün sosyal ikliminde üretken yapay zekâ etrafındaki araç ve teknolojileri keşfetmenin en heyecan verici yönlerinden biri, herkesin onunla kendi ilişkisini kurabilmesi ve bu yaklaşımı şekillendirmenin kendisinin de yaratıcı bir süreç hâline gelmesidir.
Benim yaklaşımım, her yeni teknolojide olduğu gibi, öncelikle onun kapasitesini ve gidişatını anlamaya çalışmak oldu. Yetenekleri arttıkça iş akışıma entegre ederek denemeler yapıyor ve yaratıcı süreçte üstlenebileceği rolleri gözlemliyorum. Deneyimim, bunun sürekli evrilen kolektif bir bilinçle etkileşim kurmak gibi hissettirdiği yönünde. Bu etkileşimde bazen kendimi bir yönetmen gibi hissediyorum; bazen de yapay zekâ, ortaya çıkan çıktının ortak yazarı hâline geliyor.
Uluslararası projelerde Türkiye’den bir sanatçı olmak size nasıl bir perspektif kazandırdı?
Türkiye, tasarım ve sanat alanında nitelikli bir yetenek havuzuna sahip. Teknolojiye olan ilgimiz ve bu disiplinlerdeki akademik programların gelişimi, bunun doğal bir sonucu. Dijital sanat ise dil sınırlarından bağımsız olarak dünyayla iletişim kurabilmenin en güçlü yollarından biri. Katıldığım uluslararası festivaller, sergiler ve sanatçı yerleşim programları (residency), üretimin yalnızca estetik değil; aynı zamanda kültürel ve stratejik bir alan olduğunu da gösterdi.
Küresel sanat sahnesinde dijital sanatın geleceğini nerede görüyorsunuz? Türkiye’de yeni medya sanatının gelişimi için hangi adımlar atılmalı?
Dijital sanat artık ayrı bir kategori olmaktan çıkıyor; kültürel üretimin altyapısına dönüşüyor. Mimarlık, eğlence sektörü ve kamusal projeler giderek daha fazla dijital, sürükleyici (immersive) tekniklerle tasarlanıyor. İzleyici artık pasif bir konumda kalmak istemiyor; deneyimin içinde yer almak istiyor. Türkiye’de teknik kapasite ve yaratıcı enerji oldukça yüksek. Bir sonraki adım, bu üretimin uluslararası dolaşıma daha fazla girmesi. Yerel başarı önemli; ancak küresel ölçekte konumlanmak uzun vadede belirleyici oluyor. Daha güçlü iş birlikleri, sürdürülebilir üretim modelleri ve uluslararası ağlara entegrasyon, bu süreci hızlandıracaktır.
Önümüzdeki 5 yılda sanat–teknoloji kesişiminde bizi nasıl bir dönüşüm bekliyor?
Yapay zekâ destekli üretim süreçleri hızlanmaya devam edecek. Bu durum, fikrî mülkiyet ve telif hakları konusunda yeni tartışmaları da beraberinde getirecek. Deneyim ekonomisinin güçlenmesiyle birlikte dikkat süresi ve izleyici davranışı, sanatın sunum biçimini doğrudan etkileyecek. Robotik sistemlerle dijital içerik arasındaki entegrasyon artacak; fiziksel ve dijital hibrit yapılar daha görünür hâle gelecek. Ancak asıl mesele hız değil, derinlik. Bu yoğun dönüşüm içinde anlamı ve düşünsel katmanı koruyabilmek belirleyici olacak.
Çalışmalarınız ve projelerinizden bahseder misiniz? Sizi en çok etkileyen çalışmanız hangisi?
Çalışmalarım; sürükleyici enstalasyonlar, generatif görsel sistemler ve fiziksel-dijital hibrit deneyimler etrafında şekilleniyor. Farklı ölçeklerde, izleyiciyle etkileşim kuran mekânsal yapılar tasarlıyorum. Tek bir projeyi öne çıkarmak zor; çünkü benim için asıl değer süreçte yatıyor. Araştırma, sistem kurma, deneme ve yeniden yapılandırma… Görünen iş bir sonuç; asıl dönüşüm ise o işin arkasındaki düşünsel yolculukta gerçekleşiyor. Benim pratiğimde süreç, eserin kendisi kadar önemli; hatta çoğu zaman daha belirleyici.

